Reklam
Eskisi Gibi
Selma Dolgun

Selma Dolgun

ŞİMAL

Eskisi Gibi

09 Ocak 2021 - 11:51

Kalp Döküntüsü/Eskiler Yolu   

    Bugün öyle bir yola revan olalım ki bundan sonra yürüyeceğimiz, yürümek istediğimiz, hayalini kurduğumuz diğer bütün yollara ilham olsun, ibret olsun, ışık olsun, şifa olsun. Daha adım atar atmaz yorulmaya başladığımız yolları ruhumuzu dinlendirerek bitirelim inşallah.

   Gel hadi! Kalbimizde ve aklımızda hem yarası, hem sızısı, hem izi kalmış birikmişlerimizi içimizden yollara dökerken; hasretini çektiklerimizi de, "eskiden" diyerek söze başladıklarımızı da yollardan toplaya toplaya yürüyelim birlikte.

      Hak verir misin, bilmem; ama yaşı kaç olursa olsun herkesin "eskiden" diye başlayan bir cümlesi illaki vardır. Mesele yaş değil, yaşanmışlık ve yaşanmışlığın bıraktığı hissiyat aslında.

Şimdi gel biz seninle bu yola çok hazırlıklı başlayalım. Evet yolda karşımıza, kıyıda köşede kalmış hangi özlemimizin nasıl ve ne şekilde çıkacağını bilmiyoruz. Neleri toplayacağımızı da bilmiyoruz ama yola neleri dökeceğimizi biliyoruz değil mi?

   Gel hadi! Çıkalım, hem dökülelim hem toplanalım, yolun sonunda; "yorgunluğumuza değdi" diyerek.

   Gel hadi! Bak az ilerde yolun sağında bir mezarlık görünüyor; hem duamızı edelim, hem de kendimizi bir yoklayalım.

Bak işte hemen geliverdi dilime "eskiden" diyerek başlamamak elde değil şimdi.

Eskiden oturduğun yerde, mahallede, köyde, küçük-büyük farketmez, bir yerde; tanıdık-tanımadık yine farketmez, birinin cenazesi olunca hem cenazeye hem cenaze evine saygı vardı. "Filan rahmetli olmuş!" denildi mi, hemen yas evi olurdu gönüller, diller... Açık televizyonlar hemen kapanırdı; üç gün boyunca, değil düğmesine basmak, üstündeki örtüye bile dokundurtmazdı büyüklerimiz ve onlardan aldığımız terbiyemiz, görgümüz. Düğünler, eğlenceler ertelenirdi belirsiz günlere...

Şimdilerde yas evi diye birşey yok; el gördümlük yapılan yâd etmeler var taziye evlerinde o da üç günnn!!!...

Üç gün sonra taziye evinde güyâ tutulmuş olan yas, geride bırakılırken, herkes kendi evinde, hayatına ve eğlencesine kaldığı yerden devam ediyor.

Eskiden ölülere hürmet vardı; şimdiler de dirilere bile yok.

   Gel hadi! Buradan biraz hızla geçelim; içimde, toprağa koyup da topraktan kıskandığım sevdiklerim, bitmeyen yaslarım ve gözümde dinmeyecek olan gözyaşlarım varken bir başlarsam tutamam kendimi biliyorum.

Bak oturdu bile boğazıma bir yumru ve gözlerim buğulu bir cam gibi, göremez oldum;  göz pınarlarım doldu. Biliyor musun eskiden ölmek bile kıymetliydi, ecelin bahanesi masumdu, farklıydı. Hastalık vardı; devası yoktu, ecele bahaneydi. Yaşlılık vardı, ecele bahaneydi. Kaza vardı, ecele bahaneydi. Hastane uzaktı, yol yoktu, ecele bahaneydi.

   Eskiden ecelin bahanesi masumdu!!! Çocuklar, bebekler durduk yere, sokaktan, kapı önünden, okul bahçesinden kaybolup ölmüyordu. Gelinliği kendisi yerine tabutuna giydirilen kadınlar, kızlar namus çığırtkanlığıyla ölmüyordu. Yaşlılar, atalar huzur evlerinde unutulup ölmüyordu. Ve dahası güçsüz olan gücü yetenin elinde ölmüyordu.

Eskiden ecelin bahanesi gerçekten çok masumdu. Çünkü eskiden insanlar masumdu!!!

Ve eskiden, ölümün kendisi acıydı ama bu kadar acımasız değildi.

Kimse kimsenin sebebi olmaz, kimsenin elinde kimsenin kanı, vebâli, ahı olmazdı.

Vebâl ecelin boynunaydı ve ahlar ölümün kendisineydi.

   Meyrikler ölürdü... Meyrikler kan kusar ölürdü; vebadan, hastalıktan, çaresizlikten... Sonra hep bir ağızdan; ağıtlar, türküler yakılırdı meyriklerin ardından, yürekleri dağlayan.

Günlerdir tekrar tekrar dinlediğim,  etkisinden kurtulamadığım bir ağıt var; Meyrik!.. Kendi kaybettiklerimin acısını, onları kaybettiğim günü, yeniden yaşadım sanki bu ağıtla. Bu vesileyle Rahmetli ebemi( babaannemi) bol bol andım hayır dualarla... Nurlar içinde yatsın inşallah!Benim gönül dağım, çocukluğumun baş köşesi, nasırlı elleriyle saçlarımı pamuklar gibi sıvazlayanım; ah benim ebem ahhh!..

Ah eskiler ahhh!..

Gel dinleteyim sana Meyrik'e yakılan ağıdı.

  Meyrik kim mi? Evet haklısın, gel önce Meyrik'ten bahsedeyim sana biraz. Meyrik, 1933 yılında Kahramanmaraş' ın Pazarcık ilçesinde dünyaya gelir ve babası o daha küçükken vefat eder. Yetim Meyrik'i, amcasının oğlu Abdülkadir'le beşik kertmesi yaparlar. Meyrik'in amcası, askerde vefat eden kardeşinin kızını, emanet bilip "kimseye vermem!" diyerek hem de yaptıkları beşik kertmesinden dolayı zamanı gelince oğluyla evlendirir. Eşi de "amcam kızı" diyerek üzerine ayrı titrer, sakınır Meyrik'i. Gel gör ki Meyrik'in 7 yıl çocuğu olmaz. Ne ailesinden ne de eşinden bu konuda baskı görmez ama Meyrik bu üzüntüyle ince hastalığa yakalanır. Maraş ve Antep'de doktorlara götürseler de bu zalim hastalığa bir çare arasalar da, elden birşey gelmez. Meyrik, hayatının baharında, genç yaşında; Engizek yaylasında, evlat hasretiyle, kan kusarak kayıp gider sevdiklerinin elleri arasından. Engizek yaylasından cansız bedenini alıp Maraş'a getirirler. Meyrik'in ölüm haberini alan ailesi kahrolur üzüntüden. 1963 yazının 15 Temmuzunda engizek yaylasında bir can yükselirken göklere, adına ağıtlar yakılır sineler dövüle dövüle. Dilden dile dolaşan, duyanın içini dağlayan bu ağıtlardan biri var ki Meyrik'in halasının yaktığı, o da şöyledir:

 

Maraş'tan bir haber geldi

Maraş'tan bir haber geldi

Dediler ki Merik öldü oy

 

Keşke Merik ölmeseydi

Keşke Merik ölmeseydi

Kırılaydı elim kolum oy

 

Oy Merik Merik Merik

Ben kurbanım sana Merik

Ben hayranım sana Merik oy

 

Oy Merik Merik Merik

Ben kurbanım sana Merik

Ben hayranım sana Merik oy

 

Doktor yarayı kesiyor

Doktor yarayı kesiyor

Gene Merik kan kusuyor oy

 

Dediler ki Merik ölmüş

Dediler ki Merik ölmüş

Anası kime küsüyor oy

 

Oy Merik Merik Merik

Ben kurbanım sana Merik

Ben hayranım sana Merik oy…

 

Ahh Merik Ahhhh!.. Nurlar içinde yatsın inşallah.

  Meyrik'in halası, Meyrik'in ölüm haberini alınca bu ağıdı yakıyor. Sonra  kıymetli ozanımız Aşık Ali Nurşani seslendiriyor bu ağıdı. Böylece dilden dile, kalpten kalbe dolaşıyor Meyrik...

Ölüm elbet acıydı...

Ama işte böyle de güzeldi eskiden ölmek. Çünkü ölenin hatırı, kıymeti vardı; yası, yas gibi tutulurdu.

Offf!!!

Gel hadi gel! Gidelim buradan, ben toprağı dövmeden...

  Eskiden topraklar sarı sarı başak verirdi, insanların sırtına kendi rızkı şelek şelek yüklenirdi. Şimdi o topraklara tohum yerine insan gömülüyor. Her İnsan için bir çift taş dikiliyor. Ah! Şimdi o topraklardan başak yerine taşlar fışkırıyor. Toprak küskün, insan küskün...

Senin de boğazına bir yumru oturdu mu yutkunurken, acıtan ve gözlerini kırpınca yanaklarını ıslatan.

  Gel hadi! "Eskiden" diyerek, topladıklarımızın ağırlığıyla dizlerimizin üstüne çöküp kalmayalım burada, daha dökeceklerimiz var nasılsa...

Ne kadar sessiz bir yol burası böyle(!) Kalbimin atışı, adımlarımın ucundaki gölgeme ses olup can veriyor ve nefesimin yankısı yollardan yüzüme geri vuruyor sanki.

Kendi kendimden korkacak kadar ürkütücü bir huzur sesi...

Huzur demişken! Eskiden daha mı huzurluyduk ne(!) Sesler vardı; huzur veren sesler... Sokakta cıvıl cıvıl çocuk sesleri... Evlerde balkonlarda, pencerede, kapı önlerinde iki lafın belini kıran, birbirinin halini hatırını soran komşu sesleri... Koyulaşan sohbetlerde daha da tatlılaşan çaydaki kaşık sesleri...

Şimdi herkesin kendi dünyasına çekilip, yanındakinin varlığından habersiz; kendi varlığını da yanındakinden esirgeyerek büründükleri sessizlik aslında huzurdan değil, huzursuzluktan doğan feryat figan, çığlık çığlık bir sessizlik değil de neydi?

Va dahası imkânlar artıkça huzurumuzdan da olduk sanki.

Bir bardak çayın verdiği huzuru, sunum kaygısından soğuttuk; hem bardakta ki çayı, hem aradaki muhabbeti... Bir fincan kahvenin bile hatırı şimdilerde yerlerde. Gösterişli sunum kaygısıyla, kırk yıllık hatır temennisiyle, gösterişe kurban gitti caânım kahve! Eskiden kahve, dost sohbetine bahaneyken, şimdilerde dost-düşman çatlatan sunumlara ve görgüsüzlüğe bahane oldu. Velhâsıl kahveler acıdı, çaylar soğudu, muhabbetler yalan oldu!

  Bugün daha çok kalbimiz yoruldu sanki. İçimizi döktükçe hafiflesek de eskileri yâd edince yeniden dolduk taşarcasına...

Ne dersin! Bu günlük bu yolu da bitirelim mi burada? Dediğim gibi kalbim daha çok yoruldu bugün. Ve yorulan kalbim adımlarıma yük oldu iyice.

Ama her zamanki gibi bu yolumuza da bir şiir bırakalım. Şiirimiz, kalbinde ve aklında yara, sızı ve iz kalanların birikmişlerine ses olsun inşallah. Başka bir yol ve başka bir şiire kadar kal sağlıcakla!..

 

ESKİSİ GİBİ

Bir haber ver!

Bizim oralar,

Nasıldır?

Eskisi gibi;

Sokakta koşar,

Oynar mı çocuklar?

Çeyiz dizer mi

Toplanıp gelinlik kızlar?

Yün eğirir mi

Eli kınalı nineler?

 

Bir haber ver!

Bizim oralar,

Nasıldır?

Eskisi gibi;

Gurbetle sıla arası,

Uzun mudur yollar?

Ekmek davasına ayrı mıdır

Yuvadan babalar?

Hem ana hem baba mıdır

Yiğit kadınlar?

 

Bir haber ver!

Bizim oralar,

Nasıldır?

Eskisi gibi;

Gizli saklı mıdır sevdalar

Görücü gidene kadar?

Düğünde, cenazede bir midir

Yürekten komşular?

 

Bir haber ver!

Bizim oralar,

Nasıldır?

Eskisi gibi midir?

 

Selma Dolgun

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Ecrin
    2 hafta önce
    Ah eskiler diyerek iç çekelim özlemle hasretle ama eski olmadan eskidendi diyelim güzel vefalı düşünceli günlere

Son Yazılar