Ufuksuzluk
Mustafa Okumuş

Mustafa Okumuş

Düşüncenin Ufku

Ufuksuzluk

11 Temmuz 2019 - 18:25

Kimi zaman ilgim yakın çevremdeki insanlarda yoğunlaşır. Sabırlı bir dinleyiciyi oynarım. Kimseyi karşıma almadan, aslında başka bir seçenek de kalmaz bana. Onların kendilerince boşalmalarına, kendilerini kendilerince ifade etmelerine fırsat veririm, desem de yanlış olur. Bana söz hakkı tanımazlar ki… Onlar kullanırlar sonuna kadar sabrımı, özverimi. Kabul etmesem bile. İyisi mi yiğitlik bende kalsın dercesine, zorda olsa katlanmaya çalışırım, söylemlerine. Bu söylemler aslında onların hayat felsefelerinin de aynası olur. O aynada onları seyretmekten belki de buruk bir zevk aldığımı söylemeliyim. Çok ilginç gözlüklerle bakarlar yaşama. Kimi zaman insan olduklarını bile umursamazlar. 
            Asıl sorun da burada sırıtır. Bakarsınız, bütün lafazanlıkları sıradan bir canlılığın öyküsü. Şaşar kalırsınız. Gerçekten bunlar insan mı? Sorusu takılır kafanıza. Soruya yanıt ararsınız. Ancak bulduklarınızı onlara yakıştıramazsınız. İçinizde çöreklenip kalır söyleyeceğiniz her şey; sıkıntıya sokar sizi. Bir ikilemde tıkanıp kalırsınız. Sıradan bir canlıyı geçmeyen, kendini tanıma gereksinimi duyamadan yaşayanlar… Üstelik kullandıkları kavramların içeriğinden habersizler. Bir de bu kavramlara sahiplenmeleri var ya hepten keyfinizi kaçırır. Sözgelimi milliyetçilik, Müslümanlık… Öylesine sahiplenmişler ki. Bu kavramların içeriğinden bihaberler. Sanki babalarından kalan bir miras onlar için. Kendileri gibi olmayanları kaba bir dille eleştirmeleri ise derin bir çelişki olarak sırıtır durur karşınızda. Ancak bunları daha yakından tanımak için tepkilerinizi bastırmaktan başka da bir çareniz kalmaz.  
             Bunların mutlulukları mideleriyle ceplerinden beslenir. Sanki düşünsel derinlikleri ve gönül estetiklerinden yana bir kaygıları olmadığı gözlenir. İlgi alanlarında, dostluklarında mutlaka bir beklentileri vardır. Toplumsallık ve idealden yana bir çabaları da olmaz. Toplumsal bazda aynı gemide olma gibi bir bilinçleri de yoktur. Varsa-yoksa egoları. Daracık dünyaları bile onlara bol gelir. Başkaları adına sorumluluk almak, riske girmek onlar için değil. Hatta kendileri için bile ellerini taşın altına koymazlar. Cin akıllı bir yaklaşımla bunu başkalarından beklerler. 
             Ataların dediği türden “ne kokarlar, ne de bulaşırlar.” İsterler ki, “armut pişsin ağzıma düşsün.” Düşünemezler ki, armudu pişirenler, önce kendilerini 
düşünürler. Hatta bu söylemler sürüp gider: “Oğlum akıllı olacaksın, karda 

yürüyeceksin, ama izini belli etmeyeceksin! Elin akıllısı sen misin? Bırak başkası arasın hakkı! Bir hak verilirse sen de hazıra konarsın. Elle gelen düğün-bayram. Akıllı ol, akıllı. Gelen ağam, giden paşam… Bana değmeyen yılan da olsa bin yaşasın. Fincancının katırını ürkütüp başına bela almakta niye? Kimsenin işine karışma. Doğruya sahip çıkıp, göze batmak akıllı adam işi değil. Üstelik “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.” Akıllı ol, oğlum, akıllı!..” 
            Akıl dediğin, onlara göre çıkarcı olmalı. Haktan yana olmak, doğruya sahip çıkmak, erdemlerden yana vicdan terazisini hassasiyetle kullanmak gibi bir dertleri ve düşünceleri de yoktur. “Altta kalanın canı çıksın, bana ne? Ben işime bakarım.” Der gibiler. Koca dünyada, sonsuz evrende yaşadıklarının farkında bile değiller. Bir kez olsun üzerinde yaşadıkları dünyanın kurulu düzeni, güneş, ay, yıldızlar, gece-gündüz, insan-hayvan, binlerce bitki, milyonlarca börtü-böcek, mikro organizma ve tüm yaratılmışların Yaratanını düşündüler mi? Kâinattaki sonsuzluk ve Yüce Yaradan’ın gücü ve kudreti karşısında irkilebildiler mi? Diyesi geliyor, insanın onlara…    
             Bir o kadar da insan olarak yaratılmanın ayrıcalığından haberdarlar mı? Bu ayrıcalıklarla yaratılan insana Allah’ın yüklediği sorumluluğun bilincindeler mi? Sorularına yanıt bekliyor, sanki insan onlardan. Kaldı ki, insanoğlu, millet kavramı içinde geliştirdiği bir takım ortak değerlerle toplumsal bir varlıktır. Bu ortak paydalar, dil, kültür, inanç ve toplumsal etiktir. Bu değerler bağlar birbirlerine insanları. Sevgi de bir o kadar önemlidir, elbette… Sevgi erdemlerimizin en doğurgan anasıdır. Seversek hoş görür, bağışlar, bağışlanırız. Seversek özverili olur, yardımlaşırız. Seversek güvenir, güveniliriz. Seversek başarır, üretir, mutlu oluruz.  Ve de yalnız kalmayız.
              Görülüyor ki yalnızlık Allaha özgüdür. İnsansa toplumsal bir varlıktır. Yaşadığımız toplumla varız, Gökalp’in dediği gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için varız.” İlkesinden yola çıkmak zorundayız. Her birimizin hayatında başkalarının da hakkı olduğunu bilerek birlikteliğe, paylaşıma, dayanışıma açmalıyız, kendimizi. Bir o kadar da aynı gemide, aynı tehlikeye hedef olacağımız bilincini taşımalıyız. Bireyselliği beslemekten başka bir idealimiz yoksa yalnızlığa ve sıradan bir canlı olmanın ilkelliğine kendimizi mahkûm etmiş olmaz mıyız? İnsan olarak buna hakkımız yok demek geçiyor, içimden…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar