Reklam
Saygınlık
Mustafa Okumuş

Mustafa Okumuş

Düşüncenin Ufku

Saygınlık

01 Temmuz 2020 - 19:28

Saygınlığı besleyen bilgilenme, birikim, üretimle erdemler kişiye özgü olmalı; özgüven bu değerlerden güç almalı değil mi? Bu dileğimize aykırılıkları, günlük yaşamda hep gözleriz. Bazen acır, bazen inciniriz bu görüntülerden. Bakarız kimi kişiler, kendilerini irdelemezler, sorgulamazlar. Daha da kötüsü, yaşadıkları toplumun kültünün neresinde olduklarına pek kafa yormazlar. Eksiksizlik, mükemmellikten yana dorukta olduklarına inandırırlar kendilerini.

            Onlar kimsenin aklına, iletişimine gereksinim duymazlar. Kapatırlar kendilerini her türlü bilgiye, erdem akışına. Dar dünyalarına sığınıp bağnazlığın açmazlığında kişiliksizliğin, bilgisizliğin tüm olumsuzluklarını yaşadıkları halde bunun bilincine bir türü varamazlar.

           Filozof Sokrates, "Ben herkesten akıllıyım, çünkü bilmediğimi biliyorum."derken bilgilenmeye kapılarını sonuna dek açık tutar. İnsan için bilgilenme beşikten mezara kadar süren bir işlevdir. Bu gerçeği anlatamazsınız bunlara. Ne anlamak isterler, ne de anlayabilirler. Beyin işlevlerini kilitlemişler bir kere, kültürleri de kıt olunca geriye ne kalacak       

          Uygun ortamda kendilerini kanıtlamak, aç benliklerini doyurmak için de ön plâna çıkmak isterler. Öze değil dış görüntüye tutsak ederler kendilerini. Biçimsellikten, yüzeysellikten kurtulamazlar bir türlü. Bilgiçliğe varan kendini bilmezlikleriyle, çoğu kez güç durumda kalırlar da bunun farkına bile varamazlar.

          Bunların kusurlarını açık bir dille yüzlerine vurmanın da yararı olmaz. Dar görüşlülük, sabit fikirlilik sezgilerini köreltir. Güç durumda kalınca kabalaşıverirler, hırçınlaşıp saldırganlaşırlar. Düşünceye karşı düşünceleri yok ki uygarca savunabilsinler kendilerini. Kaba güç onların tek savunma aracı oluverir olmadık yerde, zamanda. Düşünce, fikir sohbetleri oldukça sıkar onları. Söyleyecekleri olmayınca sohbetin yönünü çeviriverirler kendi alanlarına. Giyimlerini, takılarını, arabalarını, alış- veriş yaptıkları mağazaları, marketleri malzeme olarak kullanma ihtiyacı içine girerler. Zenginliklerinden, harcamalarından söz ederler. Ceple düşünme, mideyle yaşama kültürü onları kurtarır mı bilemem. Ama düşünsel, fikirsel, sanatsal yöndeki yetersizliklerini böylece kılıfladıklarını sanmaları bir gerçektir. 

           Kimileri de aile boyu soyluluklarını kişiliğin, saygınlığın sığınağı olarak kullanırlar. Nite bir soyluluksa… Eşraflığından, zadegânlığından söz edip salt bundan dolayı saygınlık kazanacağını sanma budalalığı.  Kim niye inandırmış bunları? Kafalarına neden sokmuşlar bu safsataları? Geçmişin değerlerini kullanarak kendilerini farklı ve üstün saymaları neyi değiştirir, onların gerisinde kaldıktan sonra… Geçmişten aldığınızı sandığınız güçle çevrenizden saygı, ilgi bekleyeceksiniz; siz onlara yukardan bakacaksınız! Sevgi isteyeceksiniz, sevmek zorunda olmayacaksınız. Olacak şey mi? Usu, anlayışı, erdemi olan böylesine bir çelişkiye düşer mi? Adama demezler mi, "kişiliğinle, kültürünle, sevginle, erdeminle geçmişinin neresindesin?"Orta çağ kafasının ölçütleriyle soyluluk tutkunluğu, salt bu nedenle saygın olabileceğini sananlara ne kazandırır? Geçmişin ayrıcalığıyla yaşamak dönemi gerilerde kalmadı mı?

          Napolyon'a meçlisin soylular kanadından biri:

- Haşmetmeap, şu anda Fransa'nın en ünlü kişi, yöneticisisiniz. Ne yazık ki bir soyluluk unvanınız yok. Meclisimiz size hemen bir unvan vermeli.                   

- Doğru ben, sıradan bir köylünün çocuğuyum. Sizin belirttiğiniz anlamda aileden kalma bir soyluluğum yoktur. Ama unutmayın ki benim soyluluğum benimle başlamıştır.

           Kişi onu kendisi kazanmadıkça ne yakışır ne de yarar sağlar. İnsan önce kendisine güvenmeli değil mi? Tanrı'nın ona tanıdığı tüm ayrıcalıkları, değerleri gelişimi için kullanmalı. Bağnazlık, benlik insanı kısırlaştıran bir olgudur. Aksine aydınlığa, iletişime, eleştiriye açık olmalı. İnsan ömrü mutlak mükemmelliğe ulaşmamıza yetecek kadar uzun değil. Ama olgunlaşmamıza, erdemlerimizi geliştirmemize, beyin işlevlerimizi işleterek zengin bir kültür görüş evreni kazanmamıza yetecek kadar zamanımız vardır sanırım. Kullanmasını bilelim yeter.

         Abraham Lincoln'e bir genç gelir, iş ister. Genç'e kendisini tanıtması söylenir. ( Bundan maksat, ne iş yapabileceği, yeteneği, yeterliliği vs.) Genç, babasının Güney-Kuzey Savaşı'nda başarılı bir general, dedesinin varsıl bir çiftçi olduğundan söz eder. Abraham Lincoln:

- Evladım, sana göre bir iş yoktur, üzgünüm. Anladığımca sizin aile, patates

gibi, yararlı bölümü toprak altında kalmış. Ne yazık sen onun işe yaramayan

toprak üstü gür yapraklarına benziyorsun.

         Bilgisizliği, yetersizliği, tutarsızlığı, özsüzlüğü, ne para, ne ün, ne de mevki uzun süre örtemez. Oysa, özde, kafayla gönülde geliştirilen güzel değerlerin, davranışlarda erdemler olarak biçimlenmesi örtüyü hiç gereksinmez: Onlar sergilenmesi gereken ortak güzelliklerdir.

       Yüzeysellikle öz arasındaki bu çelişkiyi Hz. Mevlana: " Nice insanlar gördüm giysileri yok, nice giysiler gördüm içinde insan yok." Özdeyişiyle ne güzel vurgulamış. Dış görünüm çoğu kez aldatır, bazen de incitir bizi. Gerçek değer, yücelik özdedir. Kovanın değeri içindeki baldadır. İnsanın değeri de bilgide, sevgide, erdemdedir. Öz dediğimiz, insana ayrıcalık sağlayan değer de budur. Özün, kültürün olduğu yerde benlik, körlük, bağnazlık gibi kişilik olumsuzlukları barınamaz diye düşünüyorum.

        Bilgilenme, çalışma, araştırma, iletişim ister. Erdemler ise sevgi, hoşgörü, özveri ister. Kişiliğimizi bunlarla donattığımızda çoğu ortamlarda benimseniriz. Her şey güzelleşir, yaşam çiçeklenir. Doğamızda var olan beklentilerimiz doyuma ulaşır. Bu da anlamlı yaşama sevinci, mutluluk demek değil mi? İnsanı insan yapan bu olgulardan daha anlamlı, daha güzel ne olabilir? Demek geçiyor içimden…           

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar