Reklam
Oyalantı
Mustafa Okumuş

Mustafa Okumuş

Düşüncenin Ufku

Oyalantı

16 Ekim 2020 - 13:56

Oldum olası bana gelen mektupları, kartları, kartpostalları saklarım. Zaman zaman onlara bakma, okuma gereksinimi duyarım. Gözlerim, özgün satırlarda, anlatımlarda gezinir durur. Dudaklarımdan dökülen ezgileri ben bile duyamam, ama hissederim. Kendimi bu hayal dünyasının dinginliğine bırakır, orada dostlarla sohbet ederim sanki… Kartların, kartpostalların, mektupların sessiz dünyasında, sıkıntılarım eriyip gider.

          Bu yönelişin nedenlerine açık bir yanıt bulmak oldukça zor… Özgün olan bu eğilim, her kişi için farklı nedenlere bağlanabilir. Bunun önceden tasarlanmış, istençli bir uğraş olduğunu sanmıyorum. Ne zaman bunalsam kendimden kaçma gereği duyarım. Bir anlık boşluğun içinde oluşan, oyalanma isteğimin doyum alanı oluverir, benim için kartlar, kartpostallar, mektuplar. Nedeni ne olursa-olsun çoğu kişi yapar bunu. Kimileri mektuplara, kimileri albümlere, kartpostallara gömülüp gider geçmişe, anılara. Anılar geçmişi bize bağlayan hayal köprüleri. Sözde, yazıda, fotoğrafta ve eşyada canlanır, dillenirler. Gözlerimizle, duygularımızla konuşuruz onlarla.

          İnsan yaşamında nice benzeri nesneler var, ilgi alanımızın içinde, dışında. Bunların bir kısmı, bizi geçmişe, anılara taşır. Bazıları da eğlenmemize, hoş vakit geçirmemize aracı olur. Çocuklar bile yaşama oyuncaklarla başlar. Yetişkinler her yaşta biraz da çocuk değiller mi? Kim içindeki çocuğu yok edebilmiş ki?

         Yalnız geçmişe, anılara mı sığınırız? Değil elbette. Zamanla geleceğe dönük imgeler kurar, düşler görür avunuruz. Dinlenmeyle, oyalantı amacıyla nice kurallı-kuralsız oyunlarda buluşuverir insanlar. Kimi zaman her nedenle olursa-olsun, gerçeklerin ağırlığında bunalırız. Sorunlarımızdan kaçmak, uzaklaşmak, onu unutmak, rahatlamak gereksinimi duyarız. Dinlenmek, yenilenmek insan doğasının bir gereğidir kuşkusuz. Tekdüzeliğin getirdiği ağırlıktan, gerginlikten, bunalmışlıktan başkaca nasıl kurtulabiliriz ki?

           Mektup, kart ve kartpostalların ortak içeriği, son satırlarda benzeşir. Dostların esenlik, mutluluk dilekleri, içtenlikli, anlamlı iletileri, iç erincimi okşar, besler doğrusu. Onlarla zaman zaman buluşma isteği, belki de bu gereksinimden doğuyor. Bir de zamanı geri çevirme, onu yeniden yaşama olanağımız yoktur. Bu da bizi, böylesine bir eğilime, anılara yöneltiyor belki. Hiç yoktan iyidir, gerçeği olmasa bile bu tür avuntunun beni rahatlattığına inandığımı söylemeliyim.

             İşte mektuplar, işte kartpostallar önümde. Kim yollamış, ne zaman yollamış? Bunun fazlaca bir önemi yoktur. Asıl değer mürekkebi solmuş o özgün deyişlerin içeriğindedir. Bakalım ne sıcak iletilerle karşılaşacağız? İşte birkaç cümle: "(…) Dede oldum ey dost, dede! Ne güzel bir duygu bu… Belki zamanla alışırım, ama alışmak istemiyorum doğrusu. Alışkanlık mutluluğu öldürür değil mi? O yüzden hep böyle sürsün istiyorum. Oysa olanaksız, biliyorum. (…)" "Balkonda asma gülleri açtı. Tıpkı içimde açan güller gibi… Yaz bu, doğurgan mevsim."

        Başka bir mektuptan ilgimi çeken satırlara bakalım. "(…)  İstanbul'da Anadolu yakasında soluyorum. Marmara önümde mavi bir çarşaf gibi… Gündüzler özgür burada, ben de… Bir de geceler olmasa (…)"

        Diğer bir mektuptan: "(…) Şimdi akşam, sıradan akşamlardan biri işte…  (…) Martılar tüneklerine döndüler. Karşı çatıda yine bir martı kolonisi oluştu. Tembel, uyuşuk, sevimsizler. Oysa ben martıları ilk kez kartpostallarda görmüştüm. O kanatlarla mavide süzülüşleri, dalışlarıyla sevmiştim onları. Bizim oralarda ne martı ne deniz yokta…

         Kartpostalların da ayrı bir yeri var oyalantımızda. Dakikalarca bakarım manzaralara. Oraları gezip-görmüş gibi olurum. İste size bir çağlayan görünüşü, yeşilin içinden süzülerek bir gelişi var nazlı suların. Uçuruma gelince her şey değişiyor. Kendini yüzlerce metre yüksekten bırakıveriyor. Haşin, ürkütücü, ürpertici bir görüntüde suyun feryadını duyar gibi oluyorum. Nedir acelen demek geçiyor içimden. Ama denize özlemi var biliyorum.

         Bu da başını göğe dayamış özgürlüğü, dinginliği simgeleyen dağ manzarası; bulutları, havası, suları ve ormanlarıyla. Başka bir kartpostalda, boyunca küfeyi omuzlayan çocuk, ekmek parasına adamış emeğini. Gel de yoksulluğu, umarsızlığı düşünme. Gel de acıma duygusunu bastır bakalım, bastırabilirsen.

         Bir de yanında karabaşı, sürüsünü otlatan çoban var. Kavalına takılıyorum, kavalına üflediği içli, yanık ezgileri duyar gibi oluyorum. Belli, sevdalı bizim çoban. Yavuklusuna mı, sürüsüne mi, özgürlüğünü doya daya soluduğu doğasına mı? Sevdalı ya çoban, gerisi önemli mi?

         Gündelik yaşamın birkaç saatini ilgi alanımıza, hoşlanımlarımıza ayırmak, zaman kaybı değildir; dinlenmek, güç toplamak, kendimizi yenilemektir. Mektuplarda, kartlarda, kartpostallarda yoğunlaşarak, anılarda dünü bugüne taşımaktan hoşlanıyorsam herkes böyle yapmalı, demiyorum, diyemem de. Çocuğun önüne sevmediği oyuncakları koyup bunlarla oyna demek ne denli yanlış ise, başkalarına oyalantı reçeteleri sunmak da onca yanlıştır.

          Her kişinin oyalantı alanı kendi gereksinimini karşılamalı, kendine özgü olmalıdır, değil mi?

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar