Reklam
İncelikli Yaşama İsteği
Mustafa Okumuş

Mustafa Okumuş

Düşüncenin Ufku

İncelikli Yaşama İsteği

08 Haziran 2020 - 15:09

        Toplumsallığı inciten, bireyselliği besleyen davranışlarla karşılaştığımda meyve ile insan arasında bir ilgi kurmaya çalışırım. Ham insanla ham meyve arasındaki benzerliği düşünürüm. Ham meyve dilimizi burkar, boğazımıza durur. Ham insan da öyle… Meyvenin yetkini ballanır, ham insanın da olgunu… Meyve güneş ve suyla mayalanır; insan gönlüyle, beyniyle. Yüreği sevgi dolu beyni ışıklı insanlar çağdaş toplumun itici gücü sayılır bece…

        Ne var ki tek yanlı, özsüz, yüzsüz, duyarsız, ışıksız ve ham insanlar da az değildir. Bunlarla toplumsallığı yaşamak, hayatı paylaşmak da oldukça zordur. Beklentilerimizi boşa çıkarır, inceliklerimizi incitirler. Çoğu zaman dışa vuramadığımız tepkilerimizse hepten sıkıntıya sokar bizi.

        Bu nedenlerle kimi zaman beynime onca sorun konuk olur. Gidin sizinle uğraşamam desem de dinlemezler oturup- kalırlar. İnatlaşırlar, ilgi ve çözüm beklerler. Çaresiz kalır düşüncelerime sığınırım. Bir çıkış yolu ararım; kendimce kendimden kurtulmak için… Ama hiç de kolay olmaz, çözüm üretmek ve de kendimi inandırmak. Duymak, düşünmek birtakım insani değerler geliştirmek, bunları davranış ve ilişkilere yansıtmak incelikli insan olmak değil mi? Gelin görün ki böyle olanlar toplumda hep acı çekerler.

        Ah şu insanoğlu, Tanrı’nın ayrıcalıklarla donattığı! ... Neden kendini bilmez, sorgulamaz da egosuna tutsak olur? Hep eğri-büğrü, değişken olur, kendini alalar- durur.  Olduğu gibi görünme, göründüğü olma yerine, birtakım özentilerini, tutkularını öne alır bencilce. O yüzden çok girintileri, çıkıntıları, yokuşları, bayırları, uçurumları oluşur anlayamadığı, bilincine varamadığı.

          Hoşgörümü koyarım ortaya, ölçerim-biçerim, kendimi bile.  Doluya korum almaz, boşa korum dolmaz. Ertelenmiş nice güzellikler, öksüz kalır usumda. Hay-huyla geçen zaman içinde ertelediklerimiz, gün gelir bir dağ gibi yığılır önümüzde. Ama onları yaşamaya ne zamanımız ne de gücümüz kalmamıştır.

          Bakarım da bu yüzden çok boşluklar kalmış gerilerde. Doyumsuzluğun kara delikleri ürkütür beni. Yaşam böyle mi olmalıydı dediğim de olur? Değer miydi özentiler tutkular uğruna, hayatın onca çıkmaz sokaklarını zorlamaya. Şu dünyayı çekilmez hale getiren bizler değil miyiz? Hayıflanmasıyla burkulur içim.

         İnsanın kendini, çevresini sorgulaması, çözüm üretmesi ve sonucu içine sindirmesi pek kolay olmuyor. Ertelediğimiz geride kalmış onca değerlere baktığımızda ne az yaşadığımızı anlar, doyumsuzluğun boşluğuna düştüğümüzün bilincine varırız. Ama dönüşü olamayan bir yolun sonunda pişmanlığımızı, çaresizliğimizi yaşarız.

          Günü birlik ne de çok çirkinliklerle karşılaşırız., inceliklerimiz incinir. Yüreğimizde açan çiçekler solar, beynimiz kararır, içimiz bulanır. Tepkilerimizi içimize gömer, insan olmanın bedelini tek yanlı öderiz hep.

          Geniş ufuklu güzel insanlar yok mu? İnsan olmanın tadına vardıran, erdemlerimizi besleyip geliştiren, çiçekli bir dünyayı bölüşüp bizi mutlu eden…

Olmaz-olur mu? Var elbette. Onlar da olmasa çekilir mi bu yaşam, yaşanılası şu dünyada. Ne yazık ki bunların sayıları azalıyor gün geçtikçe…           

          Ünlü filozof Sinoplu Diogenes (Diojen), gün ışığında lambasını yakmış sokakta dolaşıyormuş. Adamın biri: “Hayrola üstadım, güpe-gündüz elinde lâmba ne dolaşıyorsun?” Diojen: “Adam arıyorum adam” demiş. Giderek aranan adamı bulmak zorlaşacak sanırım. 

           Nedir bu insanların kedi kendilerinden çektiği acı dediğimde; Orhan Veli’nin şu dizeleri dökülür dudaklarımdan: “Hiçbir şeyden çekmedi dünyada/ Nasırından çektiği kadar/ Hatta çirkin yaratıldığından bile/ O kadar müteessir değildi”(…) İnsanın nasırı her zaman ayağında olmaz ya. Yüreğinde, beyninde nasırı olanlar da az değildir. Öfkeden deliye dönen kişiler için “nasırına basmak deyimi boşuna kullanılmamıştır.

            Neden kimi insanlar bencilliklerini, kabalıklarını erdemlerinin önüne almak isterler? Kötülükleri, çirkinlikleri, olumsuzlukları kendilerine kalkan yaparlar? Çekici olma yerine itici, incitici, kırıcı olurlar? İnsan olmanın en güzel değerleri üzerine gölge düşürmeyi marifet sayarlar? Bunların çelişkileri tek yanlı doyum aramalarına bağlanabilir mi? Bilemem.  Böyleleri için Bacon: “Serveti kendine efendi yapan onun kölesi olur.”Diyor. Bu yüzden diğer yanlarını (öz ve ruh) aç bırakırlar. İşin kötüsü bu açlığın bilincine de varamaz, yüzeysel, biçimsel kalırlar. Oysa gerçek doyum özdedir. Bizi insan yapan erdemlerimiz bu özden beslenir, gelişir.

           Yaşamın her döneminde ilgi duyup benimseyeceğimiz, kişiliğimize sindirip hayata geçireceğimiz onca temel değerleri erteleyerek düşeriz çoğu kez bu boşluğa… Zamana bağlı ertelenmiş değerleri yeniden yaşama olanağımız yoktur. Bu dünyayı gönül, erdem, beyin yoksulu olarak bırakmak istemiyorsak yarım insan olmanın ezikliğini, olumsuzluğunu yaşamaktan kurtulmamız gerekmez mi?

          Ah şu insanoğlu neden kendini bilmez, bilme çabasına girmez? Tanrı’nın kendisine tanıdığı ayrıcalıkların salt nimetini benimser, külfetini göz ardı eder? Cep ve mide kültürünü öne çıkarırken erdemlerini geliştirmezler, beyinlerini, yüreklerini aç bırakırlar? Doğrusu anlamak ve kabullenmek çok zor… Hele de özdeki bu açlığı, onlara yakıştırmaya gönlüm hiç razı olmuyor.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar