BEKLENTİLER BOŞA ÇIKINCA
Mustafa Okumuş

Mustafa Okumuş

Düşüncenin Ufku

BEKLENTİLER BOŞA ÇIKINCA

07 Ekim 2018 - 14:06 - Güncelleme: 07 Ekim 2018 - 17:06
Reklam

        Bir bayan anlatıyordu. Buna anlatıyordu da denemez ya; düpedüz sızlanıyordu: Bir meslektaş ya da okuldaş, kalabalık bir grup bir araya gelmişler. Nostaljik özlem giderecekler. Bir süre dillendirilen anılarda oyalanmışlar. Konu doyum kazanıp eskimeye başlayınca, bu bayan fazlaca mürekkep yalamış olmalı ki zulası oldukça dolu. Zevkle, keyifle boşalıma geçmiş. Başlamış edebiyattan, sanattan söz etmeye… Daha ilk başta çevresinin hızla eridiğini görmüş. Sonunda yapa yalnız kalmış. Önce olanlara bir anlam verememiş, sonra da kendini sorgulamaya almış. Yanlış bir şey mi yaptım diye hayıflanmış.  Düşünmüş ki bu kalabalık her ne kadar meslektaşı, okuldaşı olsa da kendinin alıcısı değil. Beklentilerini bulamadığı bir ortam onu çok şaşırtmış ve de kafasını karıştırmış.     

        O, olanları tahlil ede dursun, o arada birkaç grup oluşmuş bile. Günübirlik basit, yüzeysel konularda dedikodu boyutlu sohbette buluşmuşlar, hemen… Bizim kültür ve sanat sevdalısı hanım, alıcısı olmayan satıcı durumuna düşmüş. Konuşmalar öylesine seviyesizleşmiş ki gruplarda inceliksiz kaba kahkahalar patlamaya başlamış. Yalnız kalan bilge hanım, bu durum karşısında ne diyeceğini şaşırmış. Üzüntü yerini acımaya terk etmiş.

        Konuyu bana anlatırken adeta iç geçiriyordu. “Belli düzeyde eğitim alanlar böyle olursa, hepten cahil insanları kınamaya hakkımız olur mu? Hocam!..” Diye bir de soru yöneltti.

       Hanım haklıydı: Ne var ki bizim gerçeğimiz bu. Belli ki gördükleri eğitimden kaynaklanan bir sıkıntı var. Ezber ağırlıklı, özden, ilgi alanlarından uzak, estetik, sanat ve kültür algısı oluşturamayan bir eğitim sisteminin o kadar çok kurbanları var ki üzülmemek elde değil. Sizi çok iyi anlıyorum, bu duyarlılığınız nedeniyle de kutluyorum. İnşallah bir gün özlediğiniz kültür ve sanat ortamı da oluşur, dedim. Dedim de bu işin kolay olmadığını da biliyorum.

      Genelde okumayan, kaynağa inmeyen, yenilenmeye, değişime ve gelişime açılan kapıyı zorlamayı göze alamayan bir yapımız var. Hep kolayı seçiyoruz. Alışkanlıklarımız öne çıkıyor. Durağanlık sanki kaderimiz oluyor. Hep cep ve mide kültürü üzerine yoğunlaşıyoruz. Bu yüzden ki düşünsel ve yüreksel açlığımızı hissetmiyoruz ki o yönlü bir doyum alanında buluşup bölüşelim. Sanat ve estetikten ne anladığımız da çoğu kez yanıtsız bir sorudur.

      Düşünsel açlığın doyumu ise çok zor gelir bize. Bu yüzden ki en kolay boş zaman malzemesi dedikodudur. Çok severiz, yormaz bizi. Derinliği, sistematiği ve gizi yok da ondan. Yeter ki kulağı çeneyi kullan, anladığın kadarını al, kendine göre yorumla. Çalçene bir ortamda kimin ne söylediği, ne anladığı pek belli olmaz, nasıl olsa… Sık-sık koro halinde patlatılan kahkahaların zevksiz, inceliksiz kaba ve ses tizliği, kulağınızı tırmalar, estetiğinizi incitir. Ama bir şey diyemezsiniz. İçinize atar doluluğun rahatsızlığını tek yanlı yaşarsınız. Gülmenin de bir edebi, estetiği olduğunu anlatamazsınız onlara… Dinin öğretilerinden söz etseniz, deseniz ki: “Öğretmek, öğrenmek farzdır. İki günü bir olan ziyandadır.” Buna göre insanın sürekli kendini yenilemesi, değişime açık olması ve gelişmesi gerekmez mi?  Ekleseniz: “Gıybet İslâm’da en büyük günahtır.” Hemen tepki yoğunlaşır. Sözü ağzınıza tıkarlar. Bilgileri yok ki mantıklarını kullanıp tartışabilsinler ve de doğruları kabullensinler. Bir de bakarsınız ki kısa zamanda hem keller, hem de fodullar çoğalıverir çevrenizde. Dine sahiplenenler karşısında yalnız kalırsınız.. Bu da yetmez aykırı insan olursunuz. Böyle ortamlarda bilgeliğin bir işe yaramadığını görür yine yalnızlığınıza mum olursunuz.

        “Açma kutuyu, söyletme kötüyü.” Deyişinin içeriğine uygun bir karşı çıkışta karanlığa ışık tuttuğunuza bin pişman olursunuz. İşin daha da kötüsü, yarasaları ya da fincancının katırını ürkütmenin bedeli çok daha ağır olabilir. Işıklı insanlardan ışığa körlüğü olanlar hep kaçar. Bazen onlardan biri olmak bile geçer içinizden. Çünkü orada olumsuz da olsa bir paylaşım var. Sizse kedinize benzer birini bulacaksınız ki kendi kendiniz olasınız. Bu da oldukça  zor iş… Oysa insanın insana boşluğunu hiçbir nesne dolduramaz…

       Karanlığa, körlüğün olduğu yerde bilgelik işe yaramaz. Oysa bilge zulası dolu insandır. Hep boşalmak, çevresini aydınlatmak ister. Işıklı insandan kime ne zarar gelebilir ki? Ne var ki ışık karanlığa alışıkların gözünü alır. Bu nedenle ki gelişmemiş toplumlarda bilgeden de bilgiden de bir kaçış vardır. İnşallah yarınlar bilgiden, bilgeden ve erdemlerden yana olanların olacaktır; umudu bile çok güzeldir. Hanım efendiyi teselli için de olsa, “Her bilgi her yerde alıcı bulamaz. Çerçi satış yapabileceği köyü iyi seçmeli.” Demekten de kendimi alamadım.

        Bilirsiniz amalar köyüne yolu düşen bir kişinin başına gelenleri: Adamcağız acımış onlara. Göz olmak istemiş. Dış dünyanın güzellilerini anlatmakla başlamış işe. Ancak amalar o kişinin kendilerinden farklı olduğunu, daha çok şeyler bildiğini düşünürler. Başına üşüşüp, faklılığı bulmaya çalışırlar, el yordamıyla. Onun gözünün olduğunu fark edince de üzenine çullanıp adamın iki gözünü de çıkarıp, onu da kendilerine benzetirler.

        Bu sondan kurtulmak için ışığa körlerden uzak mı durmalı, yoksa onların gözlerini mi açmalı?... Tarihe bakalım: Peygamberler, Bilginler ve Mucitler kurulu düzenlerin karanlığına ışık tutan insanlar, hep tepki almışlar, eziyet ve zulüm görmüşlerdir. Ancak onları doğru bildikleri Hak ve insanlık yolundan alı koyamamışlardır. Unutmayalım ki “insana, insanlığa yapılan hizmet ibadetlerin en makbulüdür.” Kazanılan her başarı zorun ucundaki edinim ve mutluluktur.

         Sanırım bunca olumsuzluğa karşı yine de bilgeler körlerin gözlerinin açılmasına öncülük etmeye devam etmeliler, dileği var içimde, dedim, Hanım Efendiye. Bir süre sustu, sonra başıyla onayladı beni…

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar