Reklam
Atalardan Yadiğâr Sözlerimiz Vardır
Mustafa Kalli

Mustafa Kalli

Kamus Yazıları

Atalardan Yadiğâr Sözlerimiz Vardır

26 Aralık 2019 - 13:00

Milletlerin edebiyatında halkın ortak kültürünü yansıtan sözlerin önemi büyüktür. Bu sözler halkın ortak kültüründen doğar. Atalardan kalma yadigârların başında atasözleri gelir. Türk edebiyatında yazılı kültürden ziyade sözlü bir kültür olan atasözleri önem taşır.

  Atasözlerinin manevi yeri ve hayatımızdaki yansımalar önemsenemez. Anlamı değişen atasözlerimiz olduğu gibi yanlış anlamda kullanılan atasözlerimiz de vardır. “ Haydan gelen huya gider” atasözü aslında “Hayy”dan gelen “Hu” ya gider şeklindedir. “ Allah’tan gelen O’na döner anlamındadır. Zira “Hayy”  diri ve ölümsüz olan Allah’tır. “”Hu” (O) da Allah’tır. Ancak bu Atasözü yanlış anlaşılmış “ beleşten gelen beleşe gider” anlamında kullanılmıştır.

    “Akan su pislik tutmaz.” Bu söz akan su temizdir şeklinde anlaşılmalıdır. “ İşleyen demir paslanmaz” sözüyle aynı anlamdadır. Akan, hareket eden, çalışan pislik tutmaz, kokmaz demektedir.

  “Kızını dövmeyen dizini döver.” Sözü de kızın dövülmesi değil, kızı yetiştirirken disiplinli yetiştirilmesi istenmektedir.

  “Su uyur düşman uyumaz.” Su bile uyur ama düşman asla uyumaz manasına gelse de, Aslında “asker uyur düşman uyumaz “manasındır. Su asker demektir. Subay ve subaşı sözcükleri buradan gelmektedir.

“Pire itte bit yiğitte olur.” Atasözü trajik bir öyküye dayanmaktadır. Osmanlı askerlerinin cephede, özellikle Yemen ve Hicaz çöllerinde susuzluktan kırıldığı ve bitlenmesi döneminde askere moral vermek üzere üretilmiş bir sözdür.

  “ Balık kavağa çıkmadan” deyiminde geçen  “kavak” kavak ağacı değildir. İstanbul’un Karadeniz’e açılan uç noktalarında bulunan “ Anadolu kavağı ve Rumeli kavağı”dır. Marmara’dan Karadeniz’e geçen balık sürüleri ile ilgili İstanbul balıkçılarının dilinde oluşan bir sözdür.

  “ Görürsün Hanya’yı Konya’yı” deyimi de; İstanbul’da görev yapan devlet memurlarını tehdit etmek, onlara gözdağı vermek ve sürgüne göndermek için söylenmiştir. Hanya Girit adasında bir yerdir. “Fiz an’a gitmek “ sözü de aynı manadadır. Fizan, Libya’nın güneyinde çöl içerisinde bir vaha kenttir. Osmanlı döneminde memurlar için sürgün yeridir.

 “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” sözü de “Tosya’ya pirince giderken…” şeklinde değişmiştir. Dimyat, Mısır’da Nil deltasında pirinciyle meşhur bir şehirdir. Osmanlı zamanında İstanbul’a pirinç buradan gelirdi. Sonra Tosya( Kastamonu) pirinci meşhur olmuştur.

  Konuşma dilinde bazı atasözlerin de kelime değişikliği oluştur. “ Ele verir talkını, kendi yutar salkımı” deyiminde telkin, talkın olmuştur. “ Bir hoş olmak” deyiminin aslıda” bihûş” olmak şeklindedir. “sersemlemek” manasınadır,

 “ Yarım hâkim maldan, yarım hekim candan eder” sözünde de yarım hoca dinden eder şeklinde çevirmişlerdir.

  Bütün bunlar gösteriyor ki atasözleri zamanla değişikliğe uğramakta, yabancı kültürlerinde etkisi altına kalmaktadır.  Kültür mirasımız olan atasözlerimize sahip çıkmak ve onları yeterince kavramak sorumluluğumuzu bilmeliyiz. Atasözleri, atalarımızın tecrübelerinden süzülerek geldiğini bilmeliyiz. Atalarımızın sözlerine sahip çıktığımız gibi kendilerine de sahip çıkmalıyız.

ACI KAHVENİN TATLI HATIRALARI    

 Gönül ne kahve ister ne kahvehane,

 Gönül muhabbet ister kahve bahane.

  Hoş sohbetlerin vazgeçilmezidir kahve…

   Hayatımızın olmazsa olmazı olan kahve En eski rivayetlere göre, 8. yüzyılda günümüz Etiyopya’sı, zamanın Habeşistan sınırları içerisinde olan yüksek Kaffa Dağında, çoban Khaldi tarafından keşfedildiği söylenmektedir. Khaldi Kaffa dağında keçilerini otlatır. Keçilerin daha az uyuduğunu ve daha harekeli olduklarını fark eder. Uzun süre keçilerini takip eder. Keçilerin kırmızımsı ufak meyvelere sahip ağacın meyvelerini ve yapraklarını yediğini görür. Khaldi de bu meyvelerden tadar ve gece boyu uykusunun gelmediğini ve daha zinde olduğunu anlar. Kaffa’dan inerken yanına o müthiş meyvelerden almayı unutmaz. Uzun gecelerde iyi arkadaşlar edinir. İnsanlık günden sonra kahve ile tanışmış olur.

   Günümüzde çekirdekler kavrulup öğütülerek keyif amaçlı içilir. Bugün en fazla pişirme yöntemi Türk usulüdür. Bundan dolayı Türk kahvesi diye adlandırılır.

  Türk toplumu kahve ile 1517 yılında dönemin Yemen valisi Özdemir paşa Yavuz Sultan Selim’e hediye olarak kahve çekirdekleri ikram etmiş, Böylece kahve Türk toplumuna saraydan giriş yapmıştır. 1615 tarihinden itibaren Venedikli tacirler sayesinde Avrupa’ya girmiştir. Böylece Avrupa’da uzun bir süre Türk kahvesi tüketilmiştir.

  Kısa bir süre sonra kahvehaneler insanların buluşma yeri, edebi sohbetlerin yapıldığı, şiirlerin okunduğu yerler olarak işlev görmüştür. Günümüzde ise kahve(hane)ler gençliğin en değerli vaktini heba ettiği, boş meşgale ile doldurulan yer haline gelmiştir.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar