Reklam
Nuh Çolak Kaleme Aldı: ELBEYLİOĞLU

Nuh Çolak Kaleme Aldı: ELBEYLİOĞLU

29 Şubat 2020 - 13:27

Elbeyli Türkmenlerinin Oğuzların 24 boyundan biri olan  Beydilli  boyundan  olduğu  söylenmektedir. Selçuklular  zamanında  XII.  yüz  yıllarında  Horasan bölgesinden kuzey Suriye, Mümbiç bölgesine geldiği ve Suriye'nin Halep ve kuzey illerinde dağılmış bir vaziyette bir çok köy ve kasabalarda hala var olduğu bilinmektedir.  Daha  sonra  o  bölgeden  Anadolu'ya yayıldığını  ve  Anadolu'nun  birçok  yerine  dağılmış vaziyette olduğunu görmekteyiz. Dağıldığı bazı yerler şöyle; Gaziantep, Kahramanmaraş, Kilis, Sivas, Hatay Adana,  Osmaniye  gibi  illerde  hayatlarını  devam ettirmekteler.

Söz konusu dönemlerde aşiretler kendi aralarında geleneksel olarak bey seçerler veya beylik babadan oğula  kalır.  Seçilen  beyler  halkının  sorunlarıyla ilgilenir,  küskünler  barıştırılır,  yoksullar  doyurulur, bekarlar evlendirilir. Özetle aşiretin tüm sıkıntılarını beyler  çözerdi.  Elbeyli  oğlu  Ahmet  bey  de  Antep dolaylarındaki  Barak  bölgesinde  İlbeyli  Türkmen aşiretinin beyi olur.. Bahsedilen Ahmet beyin hikâyesi Kahramanmaraş ile Antep dolaylarında yaşayan İlbeyli Türkmenleri içerisinde geçer.

Gaziantep'in  İlbeyli  hikayesi  başka,  Sivas İlbeylisinin  hikayesi  başka  anlatılır.  Osmaniye  ve Kahramanmaraş yöresinde anlatılan Elbeyli Türkmen beyi  Ahmet  beyin  hikayesi  ise  aşağıdaki  şekilde anlatılmaktadır.

Ahmet bey amcasının oğlu Ali ile aralarında bir sorun yaşar. Yaşanan bu sorun üzerine ikisinden birinin aşireti terk etmesi gerekir. Bunun üzerine Ali der ki ''amcam oğlu Ahmet bey aşiretimizin beyidir ve benden de büyüktür o aşiretimizin başında kalsın ben giderim'' der.  Ali  obasında  bulunan  kendine  ait  yükte  hafif pahada ağır ne varsa yükünü yükler ve aşiretini terk eder. Bilinmedik memlekete gider.

Obasını  bırakıp  gideli  hayli  zaman  olmuş  olan Ali'den o günden sonra hiç haber alınmamıştır. Ali'yi ne duyan  olmuş  ne  de  gören  olmuştur.  Ali  gittiği memleketde kendi ismini kullanmaz, sülale lakabı olan Gadıoğlu'nu kullanır. Gadıoğlu olarak bilinir tanınır. Vardığı  yerde  onu  herkes  Gadıoğlu  olarak  bilir Gadıoğlu gitti Gadıoğlu geldi şeklinde söylenir ve öyle kalır.

Gadıoğlu  Maraş'ın  gavur  gölü  bölgesine  konar. Evlenir barklanır çor çocuğa kavuşur. Bu arada bir haber duyar Maraş valisi Körpaşa filan gün filan saatte ağalık verecekmiş diye. Haberi duyar duymaz Gadıoğlu hazırlığa başlar. Paşa'ya gidecek hediyeleri hazırlar, günün gelmesini bekler. Sözü edilen gün geldiğinde gecenin erken saatinde paşanın yanına gitmek üzere yola düşer. Gün doğarken Maraş'a varır paşanın konağa gelmesini bekler. Paşa konağa gelir, Gadıoğluna hoş geldin  der  içeri  aldırır.  Paşayla  tanışırlar  hoşbeşten sonra hediyeleri sunar. Hediyelerin içinde en kalite kumaştan bir kaftan vardır ki insanın gözünü alır. Paşa kaftanı çok beğenir, kimsenin gelmesini beklemeden ağalığı Gadıoğluna verir ve ağalık kaftanını giydirir. Ondan sonra Gadıoğlu ile Körpaşa'nın samimiyetleri ilerler, sanki Gadıoğlu vali her şeye karışır olur.

Aradan  uzun  yıllar  geçer.  Bir  gün  Ahmet  bey aşiretinden arkadaşlarını toplar. Hem amcası oğlu Ali'yi aramak ve hem de av yapmak için hazırlık yapılmasını söyler. Yirmi kişilik arkadaş gurubuyla birlikte Antep taraflarından Maraş'a doğru yola çıkar. Dinlenerek ve duruma göre avlanarak ilerlerler. Hayli bir zaman sonra o günkü adı ''Aynaros'' gölü olan bu günkü Gavur Gölü civarına gelirler. Bakarlar ki; gölün kenarında ihtişamlı bir konak var. Konağın kime ait olduğunu merak ederler ve konağa doğru yönelirler. Kısa bir yürüyüşten sonra konağa  yaklaşırlar.  Konağın  kapısında  bir  hanım gelenleri güler yüzle nazik bir vaziyette karşılar. Ahmet bey hanıma bu konak kimin diye sorar. Kadın burası Gadıoğlunun  konağı  der.  Ahmet  bey  Gadıoğlunun amca  oğlu  Ali  olduğunu  anlar.  Ev  sahibi  kadının etrafında bir sürü hizmetli kadınlar vardır. Ahmet Bey kadına evin beyi için 'kendisi nerde' diye sorar. Kadın; ''Efendim kendisi Maraş vilayette paşanın yanında'' der.

Ahmet  bey  ''ev  sahibi  yokmuş  haydin  gidelim arkadaşlar'' diye emir verir. Bunun üzerine evin hanımı ''durun” der, “evin sahibi yoksa ben varım'' diyerek önlerine durur ve gitmelerine engel olur. Yukarı buyur eder misafirleri içeri alır. Hizmetçilere emir verir güzel bir sofra hazırlattırır. Konuklarına yedirip içirdikten sonra gidebileceklerini söyler.

Ahmet  beyin  yakın  arkadaşlarınının  arasında bulunan  Daşbaşoğlu,  Ahmet  Beye  der  ki;  ''bizlere yapılan hizmete, hürmete karşı ne olur şu kadına bir türkü söyle''. Ahmet bey söylemek istemez. Ayıptır bu kadın emmimin oğlunun hanımı kardeşimiz der ise de adam ısrar eder. Neticede ısrara dayanamaz aşağıdaki dörtlükleri söyler.

Hubların serdarı muzuyu gördüm

Aklımı başımdan aldı lal gibi

Gördüm cemalını selama durdum

Ağzının içinde dili bal gibi

 

Muzuyu dersen de yerinde gezer

Eğdirmiş kaşların gözlerin süzer

Aynoros gölünde bir turna yüzer

Avcısına şeker şerbet bal gibi

 

Muzuyu derseniz yerinde zatı

Gördüm cemalını diyemem kötü

Dişleri mercan da ağzı bir gutu

O duruşu incecik bir dal gibi

 

Ben giderken yolum bura düş oldu

Muzu'ya güzellik Yusuf'dan kaldı Ya bire

Taşbaşoğlu sana da noldu

Elbeylioğlum dalgalandı sel gibi

Muzu  ismi  o  zaman  muhtemelen  kadınlarda  da kullanılan Muzaffer isminin kısaltılması ile söylenmiş bir isim olsa gerektir.

Türküyü  söyledikten  sonra  gördükleri  hürmet hizmet ikram nedeniyle evin hanımına teşekkür ederek evden ayrılırlar. Bir müddet yürüdükten sonra Aksu'yu geçerek  doğruca  Maraş  vilayetinde  Körpaşa'nın konağına varırlar.

Paşa bunlar da kim diye sorunca, Gadıoğlu; ''bunlar memleketten benim kirvelerim, uşaklarım'' diye tanıtır. Amcası oğlu Ahmet Bey sazı kucağına alır bir türkü söyler.  Türküyü  dinleyen  Paşa  ''demek  sen  kendini gizliyorsun  meğerse  Elbeyoğlu  Ahmet  beysin''  der. Ahmet  bey,  Gadıoğlu'nun  yanında  karısı  Muzu'ya söylediği  türküyü  değiştirerek  yeniden  söyler. Gadıoğlu  karısına  söylenen  bu  türküyü  dinledikten sonra  morali  bozulur.  Emmisi  oğlu  Ahmet  beyi söylediği türküden sonra hepten sevmez olur ve nefreti bir kat daha artar.

Gadıoğlu ayağa kalkar Körpaşa'yı özel görüşelim diye başka odaya çağırır. Odaya varınca paşaya der ki, “Paşam bunlar hemen yok edilmeli. Eğer yok etmezsek ilerde başımıza daha büyük işler açarlar” diye paşayı iknaya  çalışır.  Paşa  ''peki  ne  yapalım''  diye  sorar. Gadıoğlu ''Paşam Aksu köprüsüne kırk kişi gönderelim. Orada yollarını kessinler ve oracıkta hepsinin işlerini bitirsinler. Leşlerini de Aksu'ya atsınlar” der. Bu öneri Körpaşa'nın da aklına yatar.

Bu söz üzerine, paşanın yanına gelen adamlarına, Aksu  da  yollarını  kesip  hepsini  aksu  köprüsünde öldürmeleri talimatı verilerek, Elbeylioğlu ve adamları konakta otururken alel acele önceden Aksu köprüsüne kırk kişi gönderilir.

Biraz sonra bulundukları odadan önde Paşa arkada Gadıoğlu hiç bir şey yokmuş gibi çıkarlar. Adamların bulunduğu odaya gelir ve eski yerlerine geçerler.  Bir müddet daha oturup sohbetten sonra, Gadıoğlu ve ekibi müsaade isterler herkes ayaklanır, vedalaşarak oradan ayrılırlar.

Elbeylioğlu arkadaşlarıyla beraber geldikleri yöne doğru yola düşerler. Bir müddet gittikten sonra Aksu'ya gelirler. Birde bakarlar ki ne görsünler yolları kesilmiş. Canlarına kast edecekler. Elbeylioğlu ve arkadaşlarının kendilerini savunmak ve canlarını kurtarmaktan başka çareleri  kalmamıştır.  Atlarından  inerler  hemen savunma düzeni alırlar. Savaş gibi çatışma oracıkta başlar.  Ne  kadar  mücadele  edildi  bilinmez  ama Elbeylioğlu ve arkadaşları yollarını kesen kırk kişiyi öldürür. Öldürdükleri kırk kişinin kellesini keserler. Bir ata  yüklerler  arkadaşlarından  birisiyle  geri  paşaya yollarlar. Kelleleri paşaya getirene Paşa sorar ''ulan ne cüret bunları bana getirdin'' der. Adam ''paşam, ben nişanlıyım yakında düğün yapacağım. Bunları da düğün masraflarının karşılığında size getirdim'' der. Bunun üzerine Körpaşa adamlarından birisini yanına çağırır, “bir top kutnu kumaş da bizden verin'' der. Kelleleri getiren  adam  bir  top  kutnu  kumaşı  da  alarak arkadaşlarının yanına döner.

(Söz konusu o zamanlarda ki Aksu köprüsü şimdiki Şerefoğlu köyü yakınlarında idi. Öldürülen kırk kişi ise köprünün hemen yakınında defin edilmiş ve oranın adı hala kırk kabırlık diye söyleniyormuş.)

Olan  olaylar  karşısında  Körpaşa  ne  yapacağını şaşırır. Telaş basar. Sıkıntıdan odanın içerisinde dört döner. Etekleri tutuşur. Ama yapacağı bir şey yok. Birisinin sözüne kanıp başına iş almıştır. Devletü a'laya nasıl hesap verecek onun çaresizliği ile kıvranırken, aklına hemen Osmanlıya mektup (istida) yazmak gelir. Hemen kağıda kaleme sarılır Yüce Devletlum bizim burada bir çete türedi günde kırk Müslüman'ın kellesini kesiyor diye yazar.

Bu haberi alan Osmanlı, hemen ferman çıkartır, ''çeteler derhal yakalana huzura getirile'' der. Bu ferman üzerine  Elbeylioğlunu  ve  arkadaşlarını  yakalamak üzere müfreze kaldırılır. Dağ taş aranır. Elbeylioğlu arkadaşlarıyla  birlikte  evlerinde  yakalanır.  Devletin fermanına  karşı  durulur  mu.  Kesin  İstanbul'a götürecekler  ve  İstanbul  da  yargılanacak.  Artık  hiç çareleri  yok  götürecekler.  Gidipte  dönmemek  var, dönüpte  görmemek  var  diyerek  eşime  birkaç  şey söyleyim  der.  Eşinin  Gündeşli  oğullarından  olması nedeniyle ona amca kızı diye hitap ederdi. Amca kızıyla üstelik taze evliler, ayrılmak çok zor. Bu zor ayrılığın üstüne şu dörtlükleri türkü olarak dile getirir.

Uçtu gönül kuşu havada döner

Bir ötüşte ciğerim yanar

Daha kömür gözlün eskiyi sanar

Ben gidiyom emmim gızı gal galan

 

Benim yarim yol üstünde görünür

Siyah zülfü de mah yüzüne bürünür

Ben ölürsem de biri yine bulunur

Ben gidiyom kömür gözlüm gal galan

 

Benim yarim de yol üstünde oturur

Siyah zülfün de mah yüzüne götürür

Çok muhabbet tez ayrılık getirir

Ben gidiyom emmim gızı gal galan

 

Elbeyoğlum geder oldum el başıma derildi

Benim gısmet yâd ellerden verildi

Getme deyi yar boynuma sarıldı

Ben gediyom emmim gızı gal galan

Türküsünü söyledikten sonra yola revan olurlar. Uzun  bir  yoluculuktan  sonra  İstanbul'a  varırlar. Osmanlı  başkentine  varınca  Yedikule  zindanlarına atılırlar. O günün şartlarında aylar yıllar perişan bir vaziyette  geçer.  Zindanlarda  ne  kadar  yattıklarını kendileri  de  bilmez.  Yaklaşık  yirmi  yıl  zindanda kaldıkları söylenir.

Bir gün padişah zindanın yanından etrafa bakınarak geçerken  zindanın  arka  taraflarından  yanık  türkü söyleyen bir ses duyar. Türküyü söyleyen Elbeylioğlu Ahmet beyden başkası değildir. O kadar içten ve o kadar yanık söylüyor ki; dikkat çekmemesi mümkün değil.

Ne gasefet çekersin elbeyin oğlu

Bu gasafet serden getmez mi dersin

Yusuf'u kuyudan çıkaran mevlam

Bizi bu zindandan çıkarmaz mı dersin

 

Sayılı günlerde gelme mi dersin

Helalı haramı durmayıp yersin

Vurun şu bağrıma da hançeri

Canım çıkmaz ölmez mi dersin

 

Elbeylioğlu da bende geldim buraya

Benden selam olsun bizim sılaya

Körpaşa da başımı soktu belaya

Elbeylioğlum ora varmaz mı dersin

Padişah  vezirine  bu  türkü  söyleyeni  benim huzuruma getir diye emir verir. Vezir de   zindancıya talimat verir. Zindancı Elbeylioğlunun yanına koşar, ''gözün aydın seni padişah huzuruna çağırıyor'' der. Elbeylioğlu sevinsin mi üzülsün mü bilemez. Padişah makamına dönünce Elbeylioğlunu huzuruna çıkartırlar. Padişahın  huzuruna  varınca  fırsat  bu  fırsat  canı pahasına,  kellesi  pahasına  da  olsa  beraat  fermanın isteyecek. Nasıl olsa yaşadığı hayat, hayat değil. Ha böyle yaşamış ha ölmüş fark etmeyecek. Padişahın huzurunda olup biteni anlatır ve Can havliyle başlar söylemeye:

 

Efendim, efendim benim efendim

Peygamber vekili canım efendim

Ya derdime derman ol ya katilim

Zindanın başıma dar deyi geldim

 

İnsanın insana çok olur kastı

Sayılır mı yanında aslanın postu

 İyi gün düşmanı da kötü gün dostu

Zincirin boynuma dar deyi geldim

 

Öldür efendim de böyle olmayım

Görmediğim kötü günü görmeyim

Ben bir yapı taşıyım yerde kalmayım

Efendim yapına koy deyi geldim

 

Elbeyoğluyum tükendi sözüm

Çok hapis yattım kalmadı özüm

Verirsin fermanın bir olur sözün

Get geri yurduna der deyi geldim

Bu dörtlükleri söyledikten sonra padişah bunların beraat fermanını verin diye emir verir.  Padişah şimdi kararından vazgeçer korkusu ile padişahın huzurundan yıldırım hızıyla ayrılırlar. O sevinçle Beraat kararını almayı akıl edemezler.

Uzun ve meşakkatlı bir yolculuktan sonra Adana Misis civarına varırlar. Aslında niyetleri Kozandaki dostlarını  ziyaret  etmektir.  Ancak  Maraş'ta  ki Körpaşa'nın  tayini  Adana  Misis'e  çıkmıştır.  Paşa tesadüfen yolda bunlarla karşılaşır ve hemen tanır. Siz Maraş Aksu'da ki olaylarda katillersiniz sizi tanıdım der ve hemen emrindeki kolluk kuvvetlerine emir verir bunları içeri atın diye. Hepisi de yakalanır hapse atılır. Elbeylioğlu her ne kadar da beraat ettiklerini, padişahın serbest bıraktığını söyler ise de inandıramaz. Madem beraat ettiniz gösterin beraat belgenizi derler. Ne kadar yalvarsalar  da  paşayı  ikna  edemezler.  Elbeylioğlu Paşa'ya  der  ki;  ''madem  bize  inanmıyorsunuz  hiç olmazsa  birimizi  serbest  bırak  İstanbul'a  gitsin padişahtan  beraat  fermanımızı  alsın  gelsin''  der. Körpaşa  bu  teklife  ikna  olur.  Elbeylioğlunun arkadaşlarından birini baraat fermanını alıp getirmek üzere  serbest  bırakır.  Arkadaşının  Padişaha  ulaşıp beraat fermanını alıp gelene kadar Elbeyoğlu Ahmet bey beş yıl daha Misis hapishanesinde yatar.

Beraat  fermanından  sonra  memleketine  dönen Ahmet  beyi  karısı  tanımaz.  Boyundan  büyük  oğlu olmuş ise de Ahmet bey de oğlunun olduğundan haberi olmadığı için onu tanıyamaz. Kendisinin duvarda asılı sazını alıp çalmak ister, kadın buna karşı çıkar. Der ki; “kayınım tembihledi, bu sazı kardeşimden başka kim çalarsa kafasını kopartırım. Onun için çalamazsın” der ise de Ahmet bey alır sazı çalıp söylemeye başlar. Kadın kocası Ahmet beyi tanır. Bu arada sazın sözün sesine kayını  da  içeri  girer.  Yengesi  içeri  adam  almış kardeşimin sazını çaldırıyor diye kellelerini vurmak isteyince kadın “dur bu senin kardeşin Ahmet bey” der.

Not: Hikaye anonimdir. Bu hikayenin türkü sözleri Osmaniye  Düziçi  İlçesi  Pirsultanlı  köyü  Kaşobası mahallesi Göceler sülalesinden Göce Sülemen lakablı (Süleyman Güzel) den derlenmiştir.

 

 

 

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Kahramanmaraş’ta Çocukların Pazarlara ve Marketlere  Girmesi Yasaklandı
Kahramanmaraş’ta Çocukların Pazarlara ve Marketlere Girmesi...
Yeni Rakamlar Açıklandı: 108 Ölü 7 Bin 402 Vaka
Yeni Rakamlar Açıklandı: 108 Ölü 7 Bin 402 Vaka