Reklam
Arif Bilgin Kaleme Aldı: BEYAZ KARTAL UÇMAĞA VARDI/ ANILAR

Arif Bilgin Kaleme Aldı: BEYAZ KARTAL UÇMAĞA VARDI/ ANILAR

06 Mart 2020 - 13:38

1965'te ortaokul ikinci sınıfta iken Bahaettin Karakoç ile tanıştık. Daha önce tanışan Mehmet Karaman  ve  Orhan  Poyraz  gibi  arkadaşlarımla ziyaretine  birlikte  gidince  ben  de  tanışmıştım. Elbistan'da  sağlık  memuru  olarak  çalışıyordu. Onun güler yüzü, sevecen tavrı ve bizlere bir şeyler kazandırma  gayreti,  o  günlerden  hep  saygıyla andığım izlenimler olarak aklımda kalmıştır. Görev yaptığı  dairesine  zaman  zaman  gider  sohbet ederdik. Ayrıca  M.  H.  Lisesi'nde  Din  Dersi öğretmenimiz (daha sonra Profesör oldu) Nasuhi Karaaslan  Bey'le  şakalaşacak  kadar  sıkı arkadaştılar;  bazı  akşamları  Nasuhi  Bey'in öğretmen arkadaşı ile kirada oturduğu bugünkü Çetinkaya  Market'in  yerinde  olan  evine  de giderdik.  Bir  araya  geldiğimizde  onlar  şiir,  şiir kitapları,  dergiler,  kitaplar  hakkında  veya  dini, siyasi  konuşmalar,  tartışmalar  yaparlar  biz dinlerdik. Sadece takıldığımız bir konu olursa onu sorardık.

Sonra  Bahaettin  ağabey  Kahramanmaraş'a tayin oldu ve hep orada kaldı. Ben de ortaokuldan sonra  öğretmen  okulunu  kazanınca  Mersin'e doğrudan  gitme  imkânı  da  olmadığından  önce Maraş'a  gider,  trenin  kalkış  saatine  kadar arkadaşlarımı  görürdüm.  Birkaç  kere  Bahaettin ağabeyi  de  ziyaret  ettik.  Birkaç  sefer  de  M. Ramazanoğlu  ağabeyin  kitapçı  dükkânında  -ki onun da duraklarından biri imiş- karşılaştık veya buluştuk, bir iki saatte olsa sohbet etme imkânı bulduk.  Hatta  “Mersin  Halk  Eğitim  Müdürü Mahmut  Gül'ün  arkadaşı  olduğunu,  ona  selam söylememi,  bir  sıkıntım  olursa  yardımcı olacağını..” tembih etmişti.

O gün bugündür dostluğumuz, haberleşmemiz hatta  sağlıklı  zamanında  gelip  gitmemiz  eksik olmadı. Ben ona o bana yeni çıkan kitaplarımızı (son  çıkanlar  hariç)  muhakkak  imzalı  olarak ayırdık, ilk fırsatta verdik. Elbistan'a her geldiğinde bir  şekilde  haber  ulaştırır,  bir  araya  gelirdik. Telefonlaştıktan sonra aracıya lüzum kalmamıştı. İlk sayısını 1 Ocak 1986 yılında çıkarttığı Dolunay dergisinin hayallerini yıllar önceden kurardı. Bu toplantıların çoğunda Avni Doğan da olurdu.

Bunu anlatmalıyım:

 1983 yılı olmalı. Esentepe İlkokulunda müdür olan Avni Doğan ile birlikte çalışıyorduk. Son ders bitmiş okuldan ayrılacağımız zaman Avni, yanıma gelerek şunları söyledi:

‒ Arif, akşam Bahaettin ağabeyi yemeğe davet ettim. Senin de gelmeni istiyoruz. Buyur birlikte yiyelim...

“Olur” dedim ve eve geldim. Böyle bir çırpıda söylediğime bakmayın, Avni'nin Esentepe'deki evi Söğütlü çayının öteki tarafında, benim evim de şehrin  güneyinde  bugünkü Anadolu  lisesinin hemen yanındaydı. Arasında en az 5 km vardır. Eve gelip elbiselerimi değiştirdim ve çok geçmeden yola  koyuldum;  zira  yaya  olarak  gitmek zorundaydım. Ara ara hafif yağmur da çiseliyordu. Kâh duldalanarak kâh hızlı hareket ederek ama ille pantolon  paçalarını  çamur  etmemeye  çalışarak ilerledim. Akşam okunurken evin zilini çaldım. Avni  açtı,  içeri  girdim  ki  Bahaettin  ağabey oturuyor. Biraz da şaşkınlıkla sordum:

‒ Aa ağabey sen nasıl geldin erkenden?

Cevabına önce ikimiz, az sonra da içeri giren Avni'ye anlatınca üçümüz kahkahalarla gülmüştük.

‒ Puştun arkasında geldim.

O zamanlar Avni'nin de Puch marka motosikleti vardı. Halk Puş derdi. Meğer Bahaettin ağabey eve gelmeden  önce  telefonlaşmışlar. Avni  de motosikleti ile gidip arkasına oturtarak getirmiş.

&

80'li yılların ortalarında Elbistan'da İkinci Fecir adında, Elbistan'ın Sesi gazetesinin içinde aylık sanat  edebiyat  dergisi  mahiyetinde  iki  sayfa çalışması yapıyordum. O sırada Bahaettin ağabey ile  mektuplaşıyorduk.  İkimiz  de  daktilo  ile yazardık sayfalar dolusu.. İlk mektuplarının birinde dikkatimi  çekti,  (Ş)  harfi  yerine  hep  (S)  harfi kullanılmıştı.  Kendisinin  doğduğu  ilçe  Ekinözü (Cela) halkının da hemen hepsi (Ş) harflerini (S) olarak  telaffuz  ederler.  Buna  atfen  cevabımda takılmıştım:

‒ Ağabey, senin daktilon da galiba Celali? Anlamıştı. Şöyle yazdı:

‒ Daktilomun (Ş) harfi bozuk, ne yapayım, o harfi boş bırakmaktansa (S) ile idare ediyorum.

&

2008'de Elbistanlı ve Afşinli şairler arasında ATIŞMA düzenlemiştim. Aylarca  sürdü. Gazetelerde  her  aşaması,  her  şiir  ve  cevabı yayımlandı. İki ilçe halkı gerçekten ilgiyle takip etti. Bittikten sonra iki ilçenin ortasındaki Akçırı'da bir  yemek  verdim. Bu  yemeğe  Elbistan Kaymakamı Ahmet Altıntaş, Afşin Kaymakamı Faik Arıcan, Ekinözü Kaymakamı Mehmet Parlak, Nurhak Kaymakamı Serdar Kartal, Elbistan Baş Savcısı,  Emniyet  Müdürü;  şeref  konuğu  olarak davet  ettiğim  şiirimizin Aksakalı  Bahaettin Karakoç ile dostumuz, ağabeyimiz Mustafa Kök; protokolden  birçok  zevat  ve  misafirler;  tabii  ki atışmaya katılan şairlerimiz ve Elbistan ve Afşin'in yazılı ve görsel basın temsilcileri iştirak ettiler.

Şiirler okundu, ozanlarımız türküler söyledi. Program tam bitecekken, öncelikli olarak Afşin Kaymakamı Faik Arıcan, sonra da diğer misafirler Bahaettin Karakoç'tan şiir okumasını rica ettiler. O “Benim  böyle  bir  âdetim  yok…”  diye  okumak istemese de çok ısrar ettiler. Bunun üzerine o da şiirini  okumadan  önce  beni  çok  mutlu  eden, onurlandıran şu sözleri söyledi:

‒  Ben  bugüne  kadar  hiç  ısmarlama  şiir yazmadım  ve  hiçbir  yemekli  toplantıda  şiir okumadım. Bana bu kararımı yalnız Arif Bilgin'in hatırı  bozdurabilirdi,  ben  de  bozup  bir  şiirimi okuyayım.

&

Çok sayıda nesir yazmış, hatta Bayrak isimli bir gazete köşe yazarlığı da yapmış olmasına rağmen onun dünyası şiir ile döşenmişti. Duvarları, halısı, kilimi,  seması,  pencereleri  hep  şiirdi.  Onun  bu yanını  yakından  bilenler  sanki  “şiir  yiyor,  şiir içiyor; şiir alıp şiir satıyor; şiiri şiirle tartıyor, kısaca şiirle yaşıyor” demekten kendini alamazdı.

2 Aralık  2017'de  bir  yazışmamızda  şöyle diyordu:

‒  Dostlar!  Sevmeden,  çilesi  çekilmeden  şiir yazılmaz! Ben daha çocukken şiiri Allah'ın rızasını gözeterek  yazacağıma  söz  verdim.  Şiirlerimi beğenseniz de beğenmezseniz de ben mükâfatımı alacağım yerden fazlasıyla alıyorum. Ne kendime ne sevdiklerime ne de şiir severlere, dostlarıma asla ihaneti  düşünmedim.  Rabbim  kalbimi  bu  esas üzerine  inşa  etti. Yalan  yanlış  tamamen  hayali çizgilerden  ibaret  marazi  çırpınışlar  benim semtimde var olamaz! Rabbime şükürler olsun ki hala  hayattayım,  hala  şiir  atının  dizginlerini kısmadan koşturabiliyorum. Sizlerin sevgisi bana yeter! Başka bir beklentim de yoktur!

&

Şiirlerini yazdıktan sonra ona dönüp bakmayı pek kabullenemezdi. Ali Akbaş ile bu konuda tartıştıklarına şahidim. Akbaş, “Şiirler yayımlanmadan  önce  her  açıdan  titizlikle  ele alınmalı,  gerekirse  yayımlanmadan  bir  süre bekletmeli ve sonra fazla, eksik kelime var mı, ahengi sarsan söyleyiş var mı, incelenmeli, sonra yayınlanmalı” derken, Bahaettin ağabey ise tarzını “Ben yazarken o titizliği gösteriyorum. Yazdıktan sonra da birkaç kere okur incelerim, ondan sonra o artık  benden  çıkar.  Doğum  gerçekleşir.  Doğan çocuk için ne desen boştur.” anlamında sözlerle savunurdu.  Buna rağmen kitapları yayınlandıktan sonra dikkatle okur, şiirlerde harf, hece, kelime hataları varsa hepsini de tek tek düzeltir, sonra okuyucusuna ulaştırılmasını isterdi. Aynı titizliği Dolunay dergisi için de gösterirdi.

&

Kendisinin de diğer birçok şairin de ülkemizde layık  oldukları  kadar  ilgi  görmediğinden, gösterilmediğinden  yakınırdı.  Lafını  hiç esirgemezdi. Karşısındaki kim olursa olsun, hak ettiğine inandığı sözü söyler ve tavrını gösterirdi. Resmi ya da özel konuşmalarında bunu çoğu zaman kızarak,  şiddetle  eleştirerek  hatta  incitici  laflar söyleyerek  dile  getirirdi.  Ne  kadar  iyi  niyetle söylemiş olursa olsun, bu huyundan dolayı çok yakınında  olan  bazı  kıymetli  dostlarını  kırmış, incitmiş ve mesafeli durmalarına sebep olmuştur. Bu da bir gerçektir.

Sevdiği,  güvendiği  her  yaştan  dostlarının yanında  adeta  onlarla  özdeşleşirdi.  Çocuklarla çocuk,  büyüklerle  büyük  olabilirdi.  Gezmeyi, tabiatı, dostlarını ziyaret etmeyi, onlarla buluşup farklı iklimlerde şiir avlamayı hemen hiç ihmal etmedi. Bu yüzden ülkemizin her yerinde onu bir şair  olarak  tanımadan  öte  seven,  özleyen,  bir şekilde irtibat kurmaya çabalayan sevenleri vardır.

&

Sevgili vuslat odasına çağırır beni,

Kurbanlık koç gibi süslenirim,

Abdest üstüne abdest alır, öyle giderim.

Zikir kuşlarının hepsi içimde kanatlanır,

Sevgilinin kapısında kimlik sorarlar, 

Fazla söz bilmem ben,

'Lâ ilâhe illallah!' derim.

Allah rahmet eylesin. Kabri nur, ruhu şad ve mekânı  cennet  olsun. Ailesinin,  dostlarını, sevenlerinin ve edebiyat camiasının başı sağ olsun. Varsa benim hakkım helal olsun.

Reklam

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Kahramanmaraşlı Öğretmen “Beni Affet Anne” Diyerek İntihar Etti
Kahramanmaraşlı Öğretmen “Beni Affet Anne” Diyerek İntihar...
Kahramanmaraş’ta Çatılardan Kopan Parçalar Araçlara Zarar Verdi
Kahramanmaraş’ta Çatılardan Kopan Parçalar Araçlara Zarar...